Powered By Blogger
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2011 Pazartesi

Otomatik Portakal (Clockwork Orange)

Otomatik Portakal
Otomatik Portakal bugüne kadar hakkında en çok konuşulan filmler listesinde ilk ona  girebileceklerden biri. Hatta IMDB'ye göre tarihin en tehlikeli 25  filminden bir tanesi. Anthony Burgess'in Otomatik Portakal adlı  romanından uyarlanan film, içerdiği birçok cesur sahne ya da şiddet  gösterileri şeklinde yorumlanan çekimleri ile o kadar çok tartışıldı  ki, bazen eleştiriler yönetmenin dehasının ya da filmin asıl söyleminin  önüne geçebildi. Eleştiriler kimi zaman haklı olsa da, film aslında o  dönemin marjinal ruhunu yansıtıyordu. 1999 yılında kaybettiğimiz,  Hollywood'un görüp görebileceği en büyük auteur'lerden biri olan  Stanley Kubrick tarafından çekilen film, ABD'nin; daha doğrusu tüm  dünyanın kabuk değiştirdiği bir döneme rast geliyordu. 1971 gibi  gençlik hareketlerinin ve radikal bakış açılarının yükseldiği tarihsel  bir kesitte, Kubrick de dönemin ruhunu yakalayarak oldukça cesur bir  üslup benimsedi: Kendinden hiç ödün vermeyerek sinema tarihinin en  şiddetli ve en yıkıcı film örneklerinden birini yönetti.
Böylesi  bir giriş fazla "hızlı" bulunabilir: Ancak filmi izlememiş ya da  hakkında henüz yorum okumamış izleyiciler için ufak bir dipnotla  başlamak, filmin sadece bir şiddet gösterisi olduğunu ya da şiddeti  estetize ettiğini belirten eleştilerin önyargısını engellemek amacını  taşıyor. Otomotik Portakal'ın başrol koltuğunda tek başına şiddet  değil, onun eleştirisi de oturuyor: Bu kimi zaman bir sokak çetesinin  nedensiz bir şekilde gerçekleştirdiği şiddet, kimi zaman da devlet  eliyle sistematik bir şekilde yerine getirilen şiddet olsun; Otomatik  Portakal merkezine hep şiddetin eleştirisini alıyor. Ancak film ben  eleştiri yapıyorum diye kartlarını açık oynamadığından birçok  eleştirmenin kafasını karıştırıyor. Unuttukları nokta eleştiriyi  Kubrick'in yapıyor oluşu: Alaysı, üstü örtük, kimi zaman sinik ama her  zaman izleyiciyi zorlayan, rahatsız ve hatta şok edici..

Post-Endüstriyel Bir Toplumdan Siyah Beyaz Enstanteneler (!)

Otomatik Portakal
Otomatik  Portakal İngiltere'de, ileriki bir tarihte, sanayi sonrası bir  uygarlığın distopik manzaralar sunan dünyasında geçiyor. Ancak distopik  dememize bakmayın, bu dünya isminin çağrıştırdığı gibi kara değil. Tam  aksine bembeyaz, herşey aseptik süreçlerden geçirilmiş ve hijyen  kazanmış. Bu kadar beyaz ve temiz bir dünyaya siyahını veren ise gece  karanlıkta ortaya çıkan ahlakı bozuk, hiçbir kurala ve inanca bağlı  olmayan sokak çeteleri. Tıpkı Doktor Jeykıll'ın Mr. Hyde'a dönüşmesi  gibi gündüz bir saat gibi işleyen sistemin içinden geceleri korkunç  sokak çeteleri çıkıyor. Masum insanlara hiç olmadık şekillerde ve  durduk yere, nedensizce uygulanan şiddet bu son derece gelişmiş  toplumun ve tıkır tıkır işleyen sistemin üstüne kara bulutlar gibi  çöküyor.
İşte  bu şiddet uygulayıcılarından biri de başını Alex'in (Malcolm McDowell)  çektiği sokak çetesi. Her gece gittikleri barda bıçaklı süt adını  verdikleri beyaz içkilerini içtikten sonra, 19. yüzyılın ilerici  burjuvalarının korkunç parodisini yansıtan beyaz kostümleri ile sokağa  çıkıp "o günün talihlisini" arıyorlar. Onların ayak seslerini duyanlar  birer birer evlerine kaçışıyor, sokak kapılarını kilitliyor,  kepenklerini sımsıkı örtüyor ve sıcak sarı odalarında televizyonlarını  izleyerek sokaktaki gerçeklikten kendilerini soyutladıklarını  düşünüyorlar. Halbuki yarınki talihli onlar olabilir, Alex'in  bastonunun kimin kafasına ineceği hiç belli olmaz. Bu kimi zaman  oldukça yaşlı bir sokak insanı oluyor, kimi zaman bir kadın ve hatta  bir çocuk. Nefes alan herhangi bir canlı Alex ve çetesinin şiddet  uygulaması için yeterli.
Otomatik Portakal
Gördüğümüz en marjinal  anti-kahramanlardan biri olan Alex'in kendisine örnek aldığı şahsiyet  ise modernitenin yine en marjinal isimlerinden biri olan Ludwig  Beethoven. Bu dahi müzisyenin kendi döneminde bir çılgın sayılması  dışında Alex ile arasında bir benzerlik kurmak çok zor. Ama filmlerinde  müziğe çok önem veren ve müziği anlatısının en önemli bileşenlerinden  biri haline getiren Kubrick'in Beethoven'ı kitaptakinin aksine bu denli  vurgulaması tesadüf olmasa gerek. Modernitenin ve proje olarak modern  değerlerin bir simgesi konumunda olan Beethoven, belki de Alex'in  çelişkilerle dolu kişiliğini tamamlayan en önemli ipucu. Alex  özgürlük,eşitlik ve kardeşlik söyleminin savunucusu Beethoven'ın  tersine döndürülmüş hali gibi. Hümanitenin, ahlaki değerlerin ve  kodların tam karşı kutbunda yer alan, daha doğru bir deyişle herhangi  bir kutupta yer almayıp oyununu kaygan zeminde sahneleyen Alex,  Beethoven'ı tutkuyla dinliyor. Onu dinlerken kendinden geçiyor, kapalı  gözlerinin ardında gördükleri ise kanlı dövüşmeler, ırza geçişler,  kıyımlar.. Hatta Alex Beethoven ile girdiği bu "gündüz düşleri"ni,  geceleri masumların kabusları olarak gerçekleştiriyor. Filmin en çok  tartışılan sekanslarından biri olan ünlü tecavüz sahnesinde Alex ve  çetesi Beethoven'ın Kardeşliğe Çağrı-Dokuzuncu Senfonisi eşliğinde bir  kadına tecavüz ediyorlar. Slow motion çekimlerle beraber müziğin  senkronizasyonu ve görüntünün içeriği, bu sahnenin çoğu kişi tarafından  şiddetin estetiği olarak yorumlanmasına yol açmıştı. Daha çok Antonin  Artaud'nun vahşet tiyarosundaki bir oyunu andıran bu sekans bütün  olarak Kubrick filmografisini ele aldığımızda anlam kazanıyor. Üstat  Kubrick, birbirinden zıt öğeleri aynı sahne içinde kullanarak  izleyiciyi olaydan yabancılaştırıyor, hem de eşine az rastlanır bir  ironi yaratıyor. Kubrick cinsellik ve şiddet gibi insanın varoluşundan  itibaren içinde taşıdığı içgüdüleri sorgulayarak, bu temalar üzerinden  gerçekleştirdiği ironinin tüm filmin ruhuna işlemesini sağlıyor .

Şiddet Devletin Ellerinde...

Otomatik Portakal
Sokaklara şiddet saçan, gecelerin korkulu rüyası bu çetede de işler her  zaman yolunda gitmiyor. Aslında filmin doruk noktası sayılacak yazarın  evine yapılan ziyaret (!) sahnesi çetenin içindeki çözülmelerin de  başlangıcı gibi. Kendisi ile ilgilenmek üzere atanan sosyal görevliyi  ve ailesini "uslu durduğu" yalanları ile kandıran ancak günlerini seks  ve şiddetle geçiren Alex bir gece arkadaşları ile şehir dışındaki bir  evin kapılarına dayanır. Bastıkları evde "Otomatik Portakal" isimli  kitabın yazarı Alexander (Patrick Magee) ve eşi (Adrienne Corri)  yaşamaktadır. Yazarı çok kötü bir şekilde döven çete kadına tecavüz  eder. Hatta Alex'in eline geçirdiği Beethoven heykelciği ile kadının  peşinden koşma sahnesi manidardır. O ana kadar böylesi hümanist bir  müziği dinleyen Alex için taşıdığımız o minnacık ümit parçası dağılıp  gider. Beethoven Alex'in elinde sadizme özgü fantastik bir şiddet aracı  haline gelir.
O  günden sonra çete içindeki rüştünü üspatladığını düşünen Alex, kendi  arkadaşlarına da emirler yağdırmaya ve onları aşağılamaya başlar. Ancak  çetenin diğer elemanları buna katlanamayacaklardır. Pete, Georgie ve  Aptalof üçlüsü Alex'in karşısına dikilir ve Alex önderliğinde  uyguladıkları şiddeti şimdi bizzat Alex'e yöneltirler. Eski çetesinden  sıkı bir dayak yiyen Alex'in talihi tersine dönmeye başlar. Daha önceki  kurbanları ile de karşılaşan Alex çocuğundan yaşlısına tartaklanır ve  dövülür. Bu durum eski şiddet kurbanlarının Alex'ten aldıkları intikam  gibi gözükse de, aslında Kubrick'in derdi başkadır. Sanayi sonrasının  gelişmiş toplumunda şiddet herkesin içine işlemiştir.
Otomatik Portakal
Olayların  tamamen Alex'in aleyhine değişmesi sonucu, o güne kadar yasadan hep  paçasını kurtaran Alex cezaevine düşer. Hapisten bir an önce çıkmayı  planlayan Alex iyi çocuk rolünü oynamaya başlar. Tanıştığı rahibi  kendisinin uslandığı konusunda ikna etmeye çalışan Alex'in aklında ise  hep şiddet hayalleri vardır. Elinde kutsal kitap İncil ile dine döndüğü  düşünülen Alex, o sırada İsa'nın nasıl da kanlı bir şekilde çarmıha  gerildiğini düşünürek kendinden geçiyordur. Hapis Alex gibiler için  kesinlikle bir ıslah yeri değildir. Hapisten çıkacakları gün yine  şiddet yüklenmiş bir şekilde sokaklara geri döneceklerdir. Sistemin bu  konudaki açmazını bilen devlet görevlileri de artık taktik  değiştirmiştir. Toplumun içinde bir ur gibi büyüyen bu şiddet yanlısı  suçluları hapishanelere sokup çıkarmak, herhangi bir sonuç getirmez.  Sorunu temelden çözmeye niyetli olan devlet, hapsetmek yoluyla değil,  suçluları "topluma kazandırmak" yoluyla ehlileştirmeye çalışacaktır.  Ancak devletin bu programı henüz plan aşamasındadır ve uygulamaya  konulması için bir deneğe ihtiyaç vardır.
Hapishaneden  ne olursa olsun çıkmayı kafasına koymuş Alex, yeni geliştirilen  iyileşme programına katılmaya aday olur. Program hakkında hiçbir  bilgisi olmayan Alex, programı geliştirenler için biçilmiş kaftandır.  Alex bu şiddetten tiksindirme operasyonunda savaş, toplu kıyım,  tecavüz, dövüş gibi her türlü şiddet öğesini içeren sahneleri  izleyeceğini düşünüp sevinirken, birbiri ardına gelen bu insanın başını  döndürücü sahneler (verilen ilaçların etkisiyle) onun gibi bir şiddet  tutkununu bile rahatsız edecektir. Alex'in bağlandığı mekanizmada  gözünü bile kırpmadan izlemek zorunda kaldığı görüntüleri kullanarak  Kubrick terapiye izleyiciyi de dahil eder. Alex ile özdeşleşmemiz daha  önce mümkün değilken, gördüğü bu işkence ile Alex'in yavaş yavaş bir  kurbana dönüştüğüne tanıklık eder ve onun konumundan terapiye ortak  ediliriz. Şiddet artık devletin tekelindedir ve işkenceyi en doğal  hakkıymışçasına uygular.
Otomatik Portakal
Alex,  programı başarıyla tamamlayınca özgür bırakılır, ancak hiçbir şey  hayalini kurduğu gibi olmaz. Çıkar çıkmaz şiddet uygulamayı düşleyen  Alex'in, artık en küçük bir şiddet sahnesinde midesi bulanır, kusmaya  başlar ve hastalanır. Ayrıca dışarıya çıktığında yaşayacağı tek şok bu  değildir. Ailesi oğullarını unutmayı seçmiş ve kendilerine Alex'in  yerine bir oğul edinmiştir. Kendisini döven ve ispiyonlayan eski çete  arkadaşları artık birer polistir. Şiddet güdülerini artık resmi  yollardan tatmin etmektedirler. Bu arada karısı tecavüz olayından sonra  ölen yazar Alexander da Alex'in peşindedir. Sanki geçmişindeki herkes  ona karşı birleşmiş, müttefik kuvvetler olarak taaruza  hazırlanmaktadır. Alex ise kendisini savunma aracından yoksun  bırakılmıştır, kendisini savunmaya çalışsa dahi hastalanmaktadır.  Sonuçta onu arayan yazar Alex'i bir yerde kıstırır, onu kaçırır ve  intikamını almaya çalışır. Ancak Alex kendisini savunamaz ve bu aciz  durumuna daha fazla katlanamaz; çareyi kaçırıldığı evin penceresinden  atlamakta bulur.
Gözlerini açtığı hastanede  başkan dahil büyük devlet görevlileri baş ucunda uyanmasını  beklemektedir. Sistem bir kez daha çuvallamıştır. Şiddeti engelleme  yolunda yapılan girişim bir kez daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır.  Alex'in vücudu tiksindirme terapisinden temizlenmiş, eski haline  kavuşturulmuştur. O artık devlet görevlilerinin elini sıkmak için  yarışa girdiği, basının fotoğraflamak için canhıraş ettiği bir kahraman  olmuştur. Ve yeniden sokaklara çıkmaya hazırdır.
Otomatik Portakal
Otomatik  portakalın orijinal ismi "clockwork orange" İngilizce'deki "queer as a  clockwork orange" deyiminden geliyor. Görülebilecek en tuhaf  davranışları sergileyen ve başkaları tarafından yönlendirilen kişi  anlamında kullanılan bu deyim, belki de Alex'in kişiliğinin özünü  oluşturuyor: Otomatikleşmiş bir canlı, makineleşmiş insan. Anthony  Burgess totaliter bir rejimi anlattığı romanında makineleşmiş insanı  komünist toplumlar için bir imge olarak kullanıyordu. Ancak Kubrick bu  imgeyi aynen alarak totaliter rejimi post kapitalist bir tüketim  toplumu olan gelecekteki İngiltere'nin topraklarına yerleştirdi.  Elbetteki Kubrick'in seçimi oldukça bilinçli bir tercih ancak tersi de  olsa sonuç onun için değişmez. Her sistem kendi şiddet metodlarını ve  araçlarını geliştirecek. Çünkü her sistem insanlar tarafından  yaratılmakta ve insanlar varolduğu sürece şiddet de varolacak. Şiddetin  her insanda varolan bir içgüdü olduğunu varsayarken bile Kubrick onun  yine de en ilkel yanımızı teşkil ettiğinin altını çiziyor. Ama şiddeti  nihai olarak nasıl ortadan kaldıracağımıza dair bir çözüm getirmiyor ve  getirmek de zaten onun işi değil. Filmi izlediğimizde özgürlüğümüzü  yitirmemiz pahasına vazgeçemediğimiz şiddetin bizim genlerimize işlemiş  bir kod olduğunu düşünebiliriz ancak filmin genel düşüncesi  özgürlüğümüzün ancak "seçimlerle" gerçekleşen bir süreç olduğunu  vurguluyor. Bu yüzden Louis Bunuel'in sözlerine kulak vermeden geçmemek  gerek: "Otomatik  Portakal yeni favorim. Hakkında olumsuz çok şey duymuştum. Ama  izledikten sonra fark ettim ki, modern dünyanın gerçekte ne olduğunu  gösteren tek film bu.."


Children of Men

Her Gün Yeni Bir Kıyamet

Children of Men
Gerçek bir kaos ortamının içine düştüğümüz bu tarihsel kesitte, karamsarlığa kapılmayanımız artık yok gibi. Dünyanın kendisi bir kara ütopya haline gelmişken, yeni distopyaların bilinmez bir gelecekte geçmesine de gerek kalmadı. Tarihin en büyük krizlerinden birine şahitlik yaptığımız bu ortam, 1984'ün ultra-totaliter dünyasından izler taşısa da, bu tarz distopik öngörüler globalleşmenin kırbacı ile beli bükülmüş toplum sistemlerini tam olarak açıklayamıyor. Her gün yeni bir paradoksun içine düşen yaşam deneyimlerimiz, olsa olsa Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı ile Mad Max'in çılgın bir sentezi olabilir. Ancak tüm sistemlerde bir kırılma yaşanması ve yeni bir evreye geçilmesi, bugünün soğuk savaş dönemine ait senaryolarla açıklanamayacağını, taze bakış açılarının geliştirilmesi gerektiğini daha kuvvetli hissettiriyor.
Yeni sistem Jean Baudrillard gibi düşünürlerin başını çektiği kuramsal çalışmalarla yeniden anlaşılmaya çalışılırken, sinemada bu tarz yeni perspektiflere daha seyrek rastlanıyor. İşte bu nadir örneklerin belki de en mütevazısı, ancak bir o kadar da güçlü olanı Meksikalı bir yönetmenin zekanın basitlikte yattığını kanıtlayan senaryosu tarafından gerçekleştirildi. Alfonso Cuoran'ın 2006 tarihli Children of Men'i bir taraftan distopik sinemaya nane ferahlığında bir soluk getirirken, diğer taraftan gün geçtikçe savaşlara teslim olan bu kara parçasının kuvvetle muhtemel geleceğini tasvir etti.
Children of Men
Fazla uzak olmayan bir gelecekte; 2027'nin Londra'sında geçen hikaye, bugünün aba altından sopa gösteren sistemini bir adım daha öteye taşıyarak, şiddetin, karmaşanın ve kıyımın nasıl sistematik hale getirildiğini gözler önüne seriyor. Cuoran'ın 2027'deki dünyası bu anlamda günümüzden çok da farklı değil. Yalnızca yaşananlar iyice çığırından çıkmış, şiddet gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiş. Dünya çöküşün eşiğinde; tüm entropi kurguları gerçekleşmiş. Tek bir farkla: Dünya bugün yaşadığımız halinden çok daha kuru, çok daha renksiz. Tıpkı üzerinde hayatı anımsatacak tek bir canlı parçasının kalmadığı bir çöl gibi. Ancak bu dünya bir çöl kadar sessiz ve ölümcül bir huzura sahip değil. Aksine her geçen gün yeni bir bombanın patlaması, yepyeni cinayetlerin işlenmesi, göçmenler üzerinde farklı işkencelerin uygulanması an meselesi. Çığlıkların, bomba seslerinin, yakarışların ve gözyaşlarının yüksek volümü içinde tek bir ses eksik: Çocukların sesleri.
Children of Men
2027'de kan var, şiddet var, kıyım var, zulümden kaçarken daha büyük bir gaddarlığa düşen göçmenler, mucize bekleyen, kendisine kaçacak delik arayan ya da tümden umudunu yitirmiş insanlar, sinizme bulanmış bir nihilizm var. Ancak çocuklar yok. İnsanlık kendi soyunu devam ettirebileceği doğurganlık yeteneğinden artık yoksun. Cuaron'a göre bunun nedenleri önemli değil; hormonlu gıdalar, nükleer silahlar ya da modern hayatın kendisi buna sebep olmuş olabilir. Doğa bu sefer büyük bir felaketle değil, gündelik yaşamda kendisini hiç hissettirmeden, bir hayalet sinsiliği ile öcünü almış. Dünyanın en genç insanı 18 yaşındaki Bebek Diego. Fakat bu unvan da artık bir başkasına geçmiş. Onun ölümünü haber veren televizyon yayını ile başlayan film, daha en başta o soğuk mavi tonu ve aktüel kamerası ile bizi bu terör ortamının içine atıveriyor. Clive Owen'in gerçek anlamda oyunculuğunu kanıtladığı Theodore Faron karakteri ile de ilk kez bu esnada karşılaşıyoruz. Donuk bakışlarla haberi izleyen, olaydan diğer insanlar kadar etkilenmediği her halinden belli olan Faron'a dair ilk ipucumuzu şimdiden elde ediyoruz: Her daim yanında taşıdığı kanyak şişesi, zoraki tıraşı, dağınık saçları ve bezgin yürüyüşü ile Faron, yaşadığı hayatı anlamsız ve saçma bulan, yaşam enerjisini yitirmiş, geçmişine gömülmüş bir karamsar. Bir ada olarak sığındığı eski hippi Jasper'in evi ve onun konukseverliği dışında onu tatmin edecek herhangi bir nokta yok. Sanki hayat onun için "bir an önce bitse de gitsek" dediği bir temsil. Michael Caine'in bugüne kadar canlandırdığı en renkli karakterlerden biri olan Jasper'la karşılaştırdığımızda, Faron daha genç olmasına karşın ondan daha yaşlı. Eski bir aktivist olduğunu öğreneceğimiz Faron, bu bağlamda 1968 sonrası yaşanan hayal kırıklığının vücuda gelmiş hali gibi. Aşka, duygulara, başkaldırı ve umuda olan inancını yitirmiş karakterimiz, bir bakıma yönetmen tarafından bugün sığınağa çekilmiş muhalif kültüre ince bir eleştiri.

Bomba Seslerine Ninni Karışınca...

Children of Men
Bununla birlikte Faron'u yeniden harekete geçirecek olan umut, onun yine geçmişinin bir parçasından geliyor. Bunca gürültünün arasında hala sesini yükseltmeye devam eden eski karısı, sistem karşıtı Fish grubunun başındaki isim olan Julian, Faron'a bir teklifle geliyor. Tüm dünyada yaşanan şiddet salgınından kaçıp Londra'ya sığınan göçmenlerin bir vatandaş olarak kabul edilmediği ve kategorik olarak insanlık dışı muamele gördüğü bu yeni ayrımcılık sistemi, faşizmin en sıradan hallerini gösteren yöntemler geliştirmiş. Bu güvenlik metotlarından biri de bölgeler arası bir tür vize uygulaması. Faron'un yapacağı iş, kaçak bir göçmen için geçiş kağıtlarının hazırlanması. Tüm hayatını sanat koleksiyonculuğuna adayan kuzeninden kolaylıkla sağlayacağı bu evraklar, aslında kendi öyküsünün dönüm noktası.
Aldığı evraklarla beraber Julian, siyahi göçmen Kee, aktivist gruptan Luke ve Miriam ile yola çıkan Faron için bu yalnızca eski karısı ile yeniden ilişkiye girebilme bahanesini veren bir görev. Ancak olaylar elbette ki beklenildiği gibi gelişmiyor. Bu zıt karakterleri bir araya getiren araba yolculuğu, bir grup isyancının öfke dolu eylemiyle kesintiye uğruyor. Tek planda gerçekleşen ve buna uygun bir kamera sistemi geliştirerek de sinema tekniklerine yenilik getiren bu sahne, büyük bir sürprize gebe. Yönetmen Cuoran Hollywood'un yıldız sisteminin altına neredeyse bir dinamit yerleştirip, Julianne Moore'un canlandırdığı Julian'ı filmden çekiyor; Julian motosikletli eylemcilerin kurşununa hedef olarak daha filmin ilk çeyreğinde can veriyor. Julian'ın ölümüne, Luke'un kendilerini takip eden polisleri vurması eklenince, işler Faron için bir anda umulmadık bir yere taşınıyor.
Children of Men
Bütün bu olanlardan bir sonraki gün kurtulacağını düşünüyor Faron. Yarın başka bir gün olacak, yine kasvetli evine dönecek, iç karartıcı işine devam edecek, yanından ayırmadığı içki şişesine sarılarak eski karısını yitirmenin acısını ölen çocuklarının yasına ekleyerek kendi sonunu bekleyecek. Bizler işlerin böyle gerçekleşmeyeceğini hissetsek de, Faron henüz neyle karşı karşıya olduğunun farkında değil. Onu gerçek anlamda kendisine getirecek, gerçekliğe yeniden dönmesini sağlayacak kişi, ilk başta yıldızlarının barışmadığı göçmen Kee. Bu kaçak siyah göçmen kız içinde tüm dünyanın dengesini bozacak bir sır taşıyor. Bu sır ise Kee'nin ne derin bir hakikate, ne de tüm ezberleri bozacak bir bilgiye sahip olmasından kaynaklanıyor. Onun kaynağı kendi vücudu, kadınlığına ait doğası. Kee bu cehennemi ortamı belki de sona erdirebilecek tek gerçeği; içinde bir çocuğu taşıyor. Ancak o ne bir azize, ne de Meryem gibi seçilmiş bir kişi. Hatta kutsallıkla kesinlikle uyuşmayacak bir işe sahip olduğunu hepimiz anlayabiliyoruz. Ama tüm bunların da bir önemi yok, tıpkı çocuğun kimden ve nasıl olduğuna dair soruların anlamsızlığı gibi. Önemli olan tek gerçek, Kee'nin İnsanlık Projesi'nin Yarın isimli gemisine yetişebilmesi. Ve Julian'ın da daha önce kendisine söylediğini öğrendiğimiz gibi, tek güvenebileceği kişi Theodore Faron.
Children of Men
Aslında Julian'ın Faron'u seçmek konusunda ne denli öngörülü olduğunu filmin bu aşamasında görüyoruz. İnsanlık Projesi için çalışan sistem karşıtı Fish grubu, neredeyse her politik grupta görülebilecek iktidar mücadelelerini, ayrımlaşma ve fraksiyonları içinde barındırıyor. Siyasi bir örgütün topluma karşı sorumluluğun nerede başlayıp nerede bittiğine yönelik bir etik tartışmayı başlatan ve bu konudaki kararını insandan yana koyan film, hiçbir fikrin insan yaşamından daha önemli olamayacağını Julian'a düzenlenmiş komplo aracılığıyla hissettiriyor. Ancak bu durum filmin muhalif grubu karalaması ve sağ gösterip soldan vurması anlamında değil, aksine filmin politik duruşunun sağlamlığı buradan geliyor. Daha en başta devletin nasıl sıkıştığı anda bomba patlatıp Fish'e suçu attığını Julian'ın ağzından öğreniyoruz. Kaldı ki filmin yarısından fazlasının devlet tarafından kafese kapatılan ve hayvan muamelesi gören göçmenler ile ilgili olması ve İnsanlık Projesi'nin kurtuluşu sağlayacak güç olarak gösterilmesi, bugün yaşanılanları reddetmeye ve bunlara yönelik tepki göstermeye bir çağrı. Ancak politik çıkarlar gibi hassas noktaları anımsatan, tedbiri elden bırakmayan bir çağrı.
Children of Men
Öte taraftan, Julian'ın Fish grubu mensupları tarafından politik çıkarlar uğruna öldürüldüğü gerçeğini öğrenen Faron'un Kee'yi onların elinden kurtarmak dışında başka bir seçeneği yok. Bundan böyle Kee Faron'un sorumluluğu altında. Miriam'ın da ortak olduğu bu kaçış, Jasper'ın çılgın planıyla nihayetine erecek ermesine, ama bu yolculuğu tamamlama konusunda herkes başarılı olamayacak. Plana gelince: Yarın gemisine yetişebilmek için mülteci kampına giriş yapmak. Kendilerini bir göçmen polisinin ellerine teslim eden Miriam, Kee ve Faron, Londra sokaklarında kafese kapatılıp kamplara sürülen göçmenlerle artık aynı kaderi paylaşıyor ve göçmenlerin nasıl bir mezbahaya gönderildiklerini kendi gözleriyle görüyorlar. Tüm uluslara mensup insanların bir arada yaşadığı bu kamplar dünyanın mikro kozmozu gibi. Askerlerin sahip oldukları iktidar ile sarhoş olup göçmenleri gerçek bir cehennemin ortasına atmaları, bugün Irak'ta yaşananlar düşünüldüğünde yerli yerine oturuyor. Mülteci kampı Londra'ya taşınmış daha büyük bir Ebu Garib sadece ve burada herkes düşman, herkes terörist. Tahakküm kurma temelinde işleyen sistemin bir taraftan şiddet, diğer taraftan paranoyayı üretmesi ve bunların birbirlerini sürekli olarak beslemeleri bugün yaşanan korku kültürünün en belirgin özelliğini zaten oluşturmuyor mu? Miriam gibi bir İngiliz bile bu şiddet, güç çatışması ve paranoya ortamında vatandaşlık haklarından mahrum kalıp, göçmenliğin ne anlama geldiğini her an yaşayabilir (ve yaşıyor).
Children of Men
18 yıllık bir aralıktan sonra doğan ilk bebek, işte bu ortamda dünyaya geliyor. Minik Dylan'ın ilk duyduğu sesler bombalar, tüfekler ve savaş uçaklarının çıkardığı dehşetli gürültü. Ancak tek bir insanın yapabildiklerini asla küçümsemeyin, bu bir bebek olsa bile. Bebek Dylan'ın sesi tüm o karmaşayı bastırıyor, tüm o silahlardan çok daha üstün olmayı başarabiliyor. Yüzyıl sinemasının en etkileyici sahnelerinden biri olarak sinema tarihine geçecek bu sahne, Dylan'ın küçük zaferini gösteriyor. Tüm silahların bir anda sustuğu, herkesin el birlik bebeği kurtarmak için hareket ettiği bu kutsal yürüyüş yaşanan şiddet ve düşmanlık ortamının yapaylığı ve ne kadar kolay çözülebileceğini göstermekle kalmıyor, midemizden kalbimize doğru bir hava akımı yaratarak bu gerçeği damarlarımıza dek hissetmemize neden oluyor. Bombalanmak üzere hedef alınan binadan Kee, Faron ve bebek kurtuluyor, ancak az önce yaşanan o büyülü ve mucizevi an hemen unutuluyor. Tıpkı bu karmaşa ve savaşın neden başladığının çoktan unutulduğu gibi.
Kahramanlarımız göçmen Marichka'nın yardımıyla açıldıkları denizde artık özgürler. Beklenen Yarın gelecek ve onları rahat edecekleri bir yere götürecek. Ancak bir eksikle; mücadeleye artık Kee ve küçük kızı devam edecek. Şimdi Faron'un dinlenme vakti; uzun süredir uyuyamayan kahramanımız huzurlu bir uykuya çekiliyor. Karısı ve oğlunun yanına gideceği bu tek kişilik yolculukta artık içi rahat.

-Son Umut / Children Of Men 2006 ABD, İngiltere
EN İYİ 250 FİLM: 195. SIRADA
IMDB Puanı: 8.1/10
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gizem, Macera
Yönetmen: Alfonso Cuarón
Müzik: John Tavener
Süre:1 saat 49 dk
Oyuncular: Clive Owen, Michael Caine,
Julianne Moore, Charlie Hunnam, Chiwetel Ejiofor,
Danny Huston, Pam Ferris, Peter Mullan
2027 yılında, Dünya gezegeninde insan üremesi son bulmuş ve son çocuk 19 yıl önce dünyaya gelmiştir. İnsanlar haklarından vazgeçip kendilerini hiçliğin kucağına bırakmış ve sonun geleceği zamanı beklemeye başlamıştır. Bir grup insan ise bu çaresizliğin içinde bir umut ışığı yaratabilmek için çaba gösterecek ve dünyayı tekrardan yaşanabilir kılmaya çalışacaktır…
Sıradışı konusu ve mükemmel kurgusuyla, tarihin en iyi filmleri arasına girmeyi başarmış bu yapım, izleyenlere bir filmden ötesini vaat ediyor.. Bilim Kurgu temasında, yüksek olasılıklı bir konuyu işleyen ve kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biri olan ve 3 dalda Oscar’a aday gösterilen Son Umut – Children Of Men filmini Hayatsal  olarak sizlere sunuyor ve yorumlarınızı bekliyoruz. İyi seyirler.

9

9 / Dokuz 2008-2009 ABD
IMDB Puanı: 7.0/10
Tür: Animasyon, Bilim Kurgu, Fantastik, Macera, Savaş
Yönetmen: Shane Acker
Yapımcı: Tim Burton, Timur Bekmambetov,
Jim Lemley, Dana Ginsburg
Müzik: Danny Elfman, Deborah Lurie
Süre: 1 saat 20 dk
Gösterim Tarihi: 02 Nisan 2010 (Türkiye)
Ülkemizde gösterim tarihi ertelenen ancak Tim Burton’un ustalığıyla ve konusuyla çok büyük övgüleri hak eden bir animasyon filmi. Aldığı IMDB puanı da bunun bir göstergesi. Filmin konusu şu şekilde ilerliyor;
İnsanlar ve makineler arasında geçen korkunç savaştan sonra dünya üzerinden insan ırkı silinmiştir. Dışı bezden yapılmış, parmak büyüklüğünde bir robot, 9 numara, kendisi gibi bezden yapılan ve rakamlarla numaralandırılmış diger bez robotlarla hayatta kalmaya çalışır. Bu numaralı garip robotcuklar varoluşlarını koruyabilmek için bir bilim adamın yarattığı korkunç “dev makinalarla” savaşmak zorunda kalacaklar.
Tanrı, varoluş, ruh ve gerçekçilik üzerine gerek sürekleyici hikayesiyle gerek mükemmel görselliğiyle muhteşem bir animasyon. Hayatsal olarak iyi seyirler diyor ve yorumlarınızı bekliyoruz.

30 Ocak 2011 Pazar

Never Let Me Go


-Never Let Me Go 2010 2011 ABD,İngiltere /
IMDB Puanı: 7.5/10
Tür: Bilim Kurgu, Dram, Gerilim
Yönetmen: Mark Romanek
Müzik: Rachel Portman
Süre: 1 saat 43 dk
Oyuncular: Keira Knightley, Carey Mulligan,
Andrew Garfield, Charlotte Rampling, Sally Hawkins
Ruth, Kathy ve Tommy isimli üç çocuk sıradan gibi görünen bir yetimhanede yetişmiştir. Büyüdüklerinde ve diğer insanlarla ilişkiler kurduklarında bir şeylerin ters gittiğini anlarlar ve hayatlarını derinden etkileyecek gerçekle yüzyüze kalırlar: Bu 3 kişi, diğer insanlara organ sağlamak için üretilmiş klonlardan ibarettir.. Bu gerçekle yaşamak ne kadar kolay olabilir?
2011′in Nisan ayında gösterime girecek olan bu filmi vizyondaki tarihinden çok önce sizlere sunuyoruz. Yavaş ilerleyen ve içinde romantizmden çok dram barındıran, ilginç bir bilim kurgu yapımı diyebiliriz.  Hayatsal olarak iyi seyirler dileriz.

Jumper


-Jumper 2008 ABD /
IMDB Puanı: 5.9/10
Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu,
Fantastik, Macera

Yönetmen: Doug Liman
Oyuncular: Kristen Stewart, Samuel L. Jackson,
Hayden Christensen, Rachel Bilson,
Annasophia Robb, Diane Lane
Müzik: John Powell, The Prodigy
Süre: 1 saat 28 dk
David, mutsuz bir gençtir ve günün birinde evden kaçmaya verir ve gideceği yeri bilemez.. Ancak, kendisinde bulunan ve miras kalmış olan bir yeteneğin de farkına varır. Bu sayede dünyanın istediği yerine anında gidip, düşünce hızında hareket etmektedir. Bu yeteneğini kimi zaman kanun dışı olarak da kullanabilen David’in peşine, onun özelliklerini bilen polis şefi Roland düşecektir.
Oldukça başarılı oyunculuklar ve heyecan dolu içeriğiyle, Jumper filmi izlemeye değer bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.  İyi seyirler.

Inception



-Başlangıç / Inception 2010 ABD,İngiltere
EN İYİ 250 FİLM: 3. SIRADA
IMDB Puanı: 9.2/10
Tür: Aksiyon, GBilim Kurgu, Gerilim, Gizem, Suç
Yönetmen: Christopher Nolan
Görüntü Yönetmeni: Wally Pfister
Müzik: Hans Zimmer, David Julyan
Süre:2 saat 22 dk
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard,
Ellen Page, Michael Caine, Joseph Gordon-levitt
Yetenekli bir zihin hırsızı olan Dom Cobb (Leonardo DiCaprio)’un en önemli özelliği, insanların rüyalarına girebilmek ve hafızaların derinliklerinde yatan sırlarını çalabilmektir. Cobb bu sayede, dünyada aranılan bir insan olmuş ve bu durum hayatına olumsuz etkiler yapmıştır. Kendisine hayatını yeniden yaşaması için yeni bir başlangıç sunulur. Bu başlangıcı elde edebilmesi için yapacağı şey; önceden yaptığının tam tersi olarak düşmanın beynine girip oraya istenilen bilgileri yerleştirmektir. Ekip olarak gerçekleştirmeye çalışacakları bu işte, karşılarındaki düşman onların her hareketini önceden tahmin edebilmektedir. Ve bu düşmanı özel yeteneği sayesinde görebilen tek kişi Cobb’dur…
IMDB sıralamasında şuan tarihin gelmiş gelmiş en iyi 3. filmi olarak nitelendirilen; şimdiden alacağı Oscar sayısı tahmin edilemeyen ve tarihin en iyi 12. filmi seçilmiş olan Dark Knight’ın (Batman Kara Şövalye) yapımcısı Christopher Nolan‘ın yönettiği bu film, övgüleri hak ediyor.. Son derece ilginç ve tıpkı Matrix gibi felsefi özellikler barındıran bu müthiş yapım için sizlerin de yorumlarınızı bekliyor, iyi seyirler diyoruz